Aynalı Dağ

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Aynalı Dağ

Mesaj  CanSIMSEK Bir Perş. Ağus. 07, 2008 9:23 am

Uzun yıllar önce, uzaklardaki bir ülkede 'Bin aynalı dağ' denilen bir dağ vardı. Bu Dağın zirvesine gerçekten de bin tane irili ufaklı ayna yerleştirilmişti.

Herkes zaman zaman bin aynalı dağa çıkıp, ilginç öykülere şahit olmayı ve daha sonra
gördükleri hakkında arkadaşlarıyla konuşmayı isterdi.

Bir gün, bu ülkede yasayan küçük mutlu bir köpek, bu dağı duydu ve oraya gitmeye karar verdi. Dağın eteğine ulaştı ve sora da neşeyle yukarı tırmandı. Yorulmuştu ama yeni şeyler
göreceği için keyiflenmiş ve yorgunluğunu çoktan unutmuştu.

Aynaların bulunduğu zirveye geldiğinde kulaklarını dikmiş, kuyruğunu hızlı hızlı sallıyordu. Kocaman bir gülümseme gönderdi onlara. Karşılığında bin tane kocaman sıcak ve dostane gülümseme aldı. Mutluluğu kat kat artmıştı. Oradan bir türlü ayrılmak istemiyordu. Türlü türlü sevinç ve dostluk hareketleri yapıyor, yaptıklarının bin kat fazlasıyla karşılığını görüyordu. Nihayet gün karardı ve oradan ayrılması gerektiğini anladı. dağdan inerken kendi kendisine; "Burası harika bir yer! Buraya sık sık geleceğim" diye düşünüyordu. Bu arada,
aynalı Dağın çıkışındaki anlamlı levhayı da okudu ve mutluluğu bin kat daha arttı...

Aynı ülkede yaşayan başka küçük bir köpek daha vardı. Ama ilki kadar mutlu değildi. Huysuz ve mutsuzdu. O da o dağa gitmeye karar verdi. Dağın eteklerine kadar gelip de yukarıya baktığında, şikayete başlamıştı bile. Sızlana sızlana dağın tepesine kadar çıktı.Yorgunluk ve kızgınlığa şimdi bir de korku eklenmişti. Doğru ya, bu dağın tepesinde kendisini kim bilir hangi hırsızlar, haydutlar bekliyordu! Aynaların olduğu alana yaklaşırken, her an bir düşmanla karsılaşacakmış gibi başını öne eğmişti. Kafasını kaldırıp da aynalara baktığında gözlerinde inanamadı. Soğuk soğuk bakan bin tane köpek gözlerini onun üzerine dikmişti. Güya onlardan korkmadığını onlara göstermek için hırlamaya, dişlerini göstermeye başladı. Aynı anda korkunç görünümlü bin köpek kendisine hırlayınca, korkudan ne yapacağını
bilemedi ve dağdan kaç inerken kendi kendine; "Burası korkunç bir yer! Buraya bir daha asla gelmeyeceğim." diyordu.

Huysuz köpek, o hızla ve korkuyla kaçarken, aynalı dağ hakkında bilgi veren levhayı ve
üzerindeki yazıları görmemişti bile.

Levhada şöyle yazıyordu:
"Ey yolcular! Sakın aldanmayın, gördüğünüz görüntüler sadece ve sadece sizin aynadaki yansımanızdır. Aynı şekilde; hayatta başınıza gelen bütün olaylar size tutulmuş aynalardır.
Onlarda sadece kendinizi, kendi duygu ve düşüncelerinizi görürsünüz..."
Anonim

ALLAH’LA “ORTAK” OLAN ADAM...

Çok seneler önce, Amerika’da yaşayan çok gayretli ve hevesli bir delikanlı, yaşadığı küçük kasabadan ayrılıp, zengin olma için New York’a gitmeye karar vermişti. Evinden ayrılmadan önce, aile dostları olan eski bir kaptanla vedalaşmaya gitti.

“Hayatını kazanmak için New York’ta ne yapacaksın?” diye soran kır saçlı kaptana, delikanlı;
“Sabun ve mum yapmaktan başka elimden bir şey gelmez” diye cevap verdi.
Kaptan;
“Çok çalışmak şartıyla başarılı olabilirsin” dedi ve gencin elini sıkarken ekledi;
“Allah’la ortakmışsın gibi çalış ve kazancının onda birini O’nun hissesi olarak ayır. O zaman işin daima iyi gider, başarılı olursun...”


Genç adam, çalışkan ve zeki biriydi. Kısa zamanda bir sabun fabrikasının idaresini eline aldı ve bir-iki yıl sonra kendi işini kurdu. Kazandığının onda birini hayır kuruluşlarına ayırıyordu.
İşi biraz daha gelişince “onda bir”i, “onda iki”ye yükseltti ve nihayet kazancının “yarısını” hayır işlerine ayırır oldu. Onun bu hayırseverliğine karşılık, işi de hayret verecek derecede genişliyordu.

İhtiyar bir dostun nasihatine uyarak, kendisine bunca başarıları nasip eden Allah’ı unutmayan ve kendisine “ortak” sayan bu adam, William Colgate idi ve kendisi Amerikan Yardımseverler Derneği’nin ilk başkanlarından biriydi. Bugünkü Colgate Üniversitesi de onun yardımlarıyla kurulduğu için onun ismini taşımaktadır.


PHİLİP JEROME CLEVELAND



DUAYA VAR MISINIZ?...



Küçük çocuk, deniz kenarına oturmuş, gözlerini de ilerdeki bir noktaya dikmişti. Belki de bir saattir öylece duruyordu. Onun bu hâli, alışveriş için balıkçı sandallarının kıyıya dönmesini bekleyen
bir ihtiyarın dikkatini çekti. Yaşlı adam, seke seke onun yanına gidip:
-Merhaba delikanlı!. dedi. Bu gün deniz çok harika değil mi?
Küçük çocuk, başını çevirmeden;
- Ama rüzgârlı, dedi. Topum denize düşünce sürükleyip götürdü. Adam,çocuğun yanına oturup:
- Eğer biraz genç olsaydım, yüzüp onu alırdım!. dedi. Ama şimdi adım bile atamıyorum.
Küçük çocuk, ona cevap vermedi. Ve kıyıdan uzaklaşan topunu daha iyi görebilmek için, hemen yanındaki tümseğe çıktı. Yaşlı adam, sakin bir ses tonuyla:
- Ümidini hiçbir zaman kaybetme!. dedi. Bence dua etsen çok iyi olur.
Çocuk, büyük bir sevinçle:
- Dua etsem topum geri gelir mi? diye sordu. Denize düştüğü yeri bilir mi?
- Allah isterse eğer, ona öğretir!. dedi ihtiyar. Topun geri gelmese de, duaların sevabı sana yeter.

Küçük çocuk, yaşlı adamın sözlerini biraz düşündükten sonra, her okuduğunda dedesinden bahşiş kopardığı duaları ard arda sıraladı. Daha sonra da, topun dönmesi için Allah'tan yardım
istedi. Ama üzüntüsü azalmamıştı. O topa bir sürü para harcamış, bayram parasını bile ona katmıştı. Şimdi artık tek şansı, bazen olduğu gibi, rüzgârın âniden yön değiştirmesiydi. Ama deniz çok büyüktü, topu ise küçücük...

Akşam üstü hava biraz daha sertleşti. Ve güneş batmak üzereyken sandallar döndü. Çocuk, eve gitmek istemiyordu. Bu yüzden de ihtiyarla birlikte oyalandı. Yaşlı adam, hep aynı balıkçıdan alışveriş yapardı. Sonunda onu bulup:
- Avınız inşallah iyi geçmiştir!. dedi. Eğer varsa, birkaç kilo alabilirim.
Sandaldaki adam, bir kova içindeki balıkları gösterip:
- Zaten ancak o kadarcık tutmuştum, dedi. Denizde "av" diye bir şey kalmadı.
- Dua etmeyi denediniz mi? diye atıldı çocuk. Ümidinizi sakın kaybetmeyin!.
Balıkçı için her şey tesadüftü. Bunun için de "rasgele" derlerdi. Ama şimdi bir şey hatırlamıştı. Yıllar yılı unuttuğu bir şeyi. Çocuğun yanaklarını okşarken:
- Dua ha!. diye mırıldandı. O zaman tutar mıyım?
- Tutamasanız bile, duaların sevabı size yeter, dedi çocuk. Bunu yeni
öğrendim.
Balıkçı, böyle bir sözü ilk defa duyuyordu. Başını ağır ağır sallayarak:
- Ben de yeni öğrendim!. diye gülümsedi. Üstelik de küçük bir öğretmenden.
Çocuk, bu sözlerden çok hoşlanmıştı. Artık topun gitmesine üzülmüyordu. Yanındaki yaşlı adam ona bir göz kırparken, balıkçı tekrar sandala yöneldi ve ağların üzerindeki eski örtüyü açtı. Bir top vardı orada. Henüz ıslak olduğundan, ışıl ışıl parıldayan bir futbol topu. Balıkçı, onu çocuğa uzatıp:
- Öğretmenlerin hakkı hiç ödenmez!. dedi. Bunu biraz önce denizde buldum!.
Küçük çocuk, rüyada olmalıydı. Hiç beklenmedik şeylerin yaşandığı bir rüya... Aceleyle sağa sola bakındı. Ama her şey gerçekti. Balıkçı da, sandal da, ihtiyar da... Topu ise, işte ellerindeydi.
Ona sıkıca sarılıp:
- Bir daha benden izinsiz gezmek yok!. dedi. Ya dua etmeseydim ne olurdu?


* * *

NE DERSİNİZ?... VAR MISINIZ DUALARDA BULUŞMAYA?...
DUA EDEBİLME DUASIYLA...
Anonim



ACININ İLACI




Tek oğlunu kaybeden Çin'li bir kadınla ilgili bir öykü vardır.

Üzüntü içindeki kadın bir din adamına gider ve, “Ne yaparsam bu, oğlumu bana geri getirir?" diye sorar.

Ona birkaç teselli sözü söyleyip, geri yollamak yerine; din adamı, "bana asla acıyı tatmamış bir evden, bir hardal tohumu getir. Onu, senin yaşamından acıyı yok etmek için kullanacağız" der.

Kadın, hemen bu büyülü tohumu aramaya başlar. Çok güzel, kocaman bir evin önüne gelir ve kapıyı çalar. "Asla acıyı yaşamamış bir ev arıyorum. Burası öyle bir yer mi? Bu benim için çok önemli" diye sorar.

Onu içeriye alırlar ve "sen yanlış yerdesin" diye söze başlarlar. Daha sonra son günlerde başlarından geçen tüm trajik olayları anlatmaya koyulurlar.

Kadın, kendi kendine düşünür. "Bunlar benden daha acılı, bunlara birinin yardımcı olması gerekir." Ve orada kalıp onlara yardımcı olmaya karar verir.

Daha sonra başka evler aramayı sürdürür, acısı olmayan. Ama nereye gitse her birinden acı dolu bin bir hikaye duyar. Ancak insanların acılarını azaltabilme işine öylesine kendini kaptırır ki, neredeyse oğlunun acısını ve onu unutturacak olan hardal tohumunu aramayı unutur. Böylece yavaş yavaş acı, onun yaşamından çıkar gider....

Brian Cavanaugh , Çeviren Doğugül Kan


YOLUMUZDAKİ ENGELLER...

Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş,Kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım, neler olacaktı?...



Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi, kayanın etrafından dolaşıp saraya girdi.Pek çoğu, kralı yüksek sesle eleştirdi; “Halkından bu kadar vergi alıyor ama yolları temiz tutamıyordu...”



Sonunda, bir köylü çıkageldi. Saraya meyve-sebze getiriyordu. Bin-bir güçlükle itmeye başladı kayayı. Kan-ter içinde kalmıştı ama sonunda kayayı da yolun kenarına çekmeyi başarmıştı...



Tam, küfesini yeniden sırtına yüklemek üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin olduğunu fark etti. Keseyi alıp açtı; kese altın doluydu... Bir de kralın notu vardı içinde; “Bu altınlar, kayayı yoldan çeken kişiye aittir.”



* * *



Aslında, her engelin sonunda bir mükafat var!

Ama sabredene, çabalayana, ümidini kesmeyene...



Ve aslında, engeller arttıkça mükafat da artıyor!

Ama sabredene, çabalayana, ümidini kesmeyene...



YOK MU, BİR KESE ALTIN YA DA DAHA FAZLASINA TALİP OLAN?...
avatar
CanSIMSEK
Moderatör
Moderatör

Erkek Mesaj Sayısı : 129
Yaş : 25
Nerden : Almanya
Lakap : KRaLTüRK
Kayıt tarihi : 06/08/08

Kullanıcı profilini gör http://forumezu.com/index.php

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz